
Dijital ürün tasarımı dışarıdan bakıldığında çoğu zaman lineer, düzenli ve net
bir süreç gibi görünür. Bir ihtiyaç doğar, tasarım yapılır, geliştirilir ve
kullanıcıya sunulur. Ancak bu süreç gerçekte, teorideki kadar temiz ve
öngörülebilir değildir.
Tasarım, yalnızca estetik kararların alındığı bir üretim süreci
değil; aynı zamanda kısıtlar, varsayımlar, beklentiler ve gerçek kullanıcı
davranışları arasında sürekli denge kurmayı gerektiren stratejik bir
disiplindir.
Bu yazıda, dijital ürün tasarımında sıkça karşılaştığımız üç temel
gerçekliği ve bu gerçeklikler içinde kullanıcı odaklı kararlar almayı nasıl
sürdürdüğümüzü ele alacağız.
Teoride bir tasarım süreci oldukça nettir. Bir talep gelir, tasarımcı bu
talebi analiz eder, çözüm üretir, revizyonlar yapılır ve nihayetinde
geliştirme sürecine aktarılır.
Ancak pratikte süreç bundan çok daha karmaşıktır.
Tasarımcı, yalnızca bir talebi görselleştiren kişi değildir. Aynı zamanda
gelen talebin doğru olup olmadığını, gerçek problemi çözüp çözmediğini ve en
önemlisi kullanıcı için anlamlı bir değer üretip üretmediğini sorgulayan
kişidir.
Çünkü her tasarım sürecinde dört temel taraf vardır:
Bu dört tarafın beklentileri her zaman aynı hizaya gelmez. Tasarım süreci, bu hizalanmayı sağlama sürecidir.
Dijital ürün tasarımı çoğu zaman net ve eksiksiz bir brief ile başlamaz. Bazen
detaylı bir dokümantasyon varken, bazen yalnızca bir fikir veya ulaşılmak
istenen bir hedef olur. Hatta kimi zaman çözümden önce problemin kendisi bile
net değildir.
Bu nedenle tasarım sürecinin ilk adımı arayüz üretmek değil,
problemi doğru anlamaktır. Çünkü sağlam bir ürün, doğru tanımlanmış bir
problem üzerine inşa edilir.
Bu süreç doğrusal ilerlemez. Geri bildirimler, teknik kısıtlar ve
yeni içgörüler doğrultusunda kararlar sürekli yeniden değerlendirilir.
Tasarım, tek seferde tamamlanan bir üretim değil; öğrenerek, iterasyonlarla
gelişen bir keşif sürecidir.
Dijital ürün tasarımında kararlar her zaman yalnızca kullanıcı deneyimine göre
alınmaz. Çoğu zaman üç temel faktör bu süreci doğrudan etkiler:
Bu faktörler, tasarım sürecinin kaçınılmaz parçalarıdır.
Bir tasarım çözümü kullanıcı için en doğru deneyimi sunabilir. Ancak bu
çözümün geliştirme maliyeti, uygulanabilirliğini doğrudan etkiler. Bu noktada
tasarımcıların rolü yalnızca çözüm üretmek değil, çözümün değerini
anlatmaktır.
Bir tasarım kararının maliyetini konuşmak kadar, o kararın
uygulanmamasının getireceği fırsat maliyetini de ortaya koymak gerekir.
Örneğin;
gibi metrikler üzerinden tasarım kararlarının iş üzerindeki etkisi somutlaştırılabilir. Bu yaklaşım, tasarımın bir maliyet değil, bir yatırım olarak konumlandırılmasını sağlar.
Zaman baskısı, dijital ürün tasarımında en sık karşılaştığımız kısıtlardan
biridir. Yaklaşan deadlinelar, tasarımcıları çoğu zaman verilen talebi hızlıca
uygulamaya iter. Ancak tasarımın amacı yalnızca yetiştirmek değil, doğru
problemi doğru şekilde çözmektir.
Bu noktada en kritik beceri, süreyi zorlamak değil, kapsamı doğru
belirlemektir. Her şeyi aynı anda çözmeye çalışmak yerine, en yüksek kullanıcı
değerini yaratacak Minimum Viable Product (MVP) tanımlanır. Bu yaklaşım, odağı
netleştirir ve ürünün gerçek kullanıcı geri bildirimleriyle iteratif olarak
gelişmesini sağlar.
Aynı zamanda her problemi sıfırdan çözmeye çalışmayız. Benchmark
analizleri, daha önce benzer problemleri çözmüş ürünler ve sektör standartları
bize güçlü bir referans noktası sunar. Son yıllarda yapay zeka araçları da bu
süreci hızlandıran önemli destekçiler haline geldi; özellikle ilk taslakları
oluşturma ve alternatifleri hızlıca değerlendirme konusunda ciddi avantaj
sağlar.
Burada önemli olan, Parkinson’s Yasası’nın da işaret ettiği gibi,
süreyi büyütmeye çalışmak değil, doğru şeye odaklanmaktır. Çünkü hızlı olmak,
yüzeysel olmak anlamına gelmez. Doğru kapsamla ilerlemek, hem daha hızlı hem
de daha doğru kararlar almamızı sağlar.
Dijital ürün tasarımında kararlar her zaman veri, kullanıcı ihtiyacı veya ürün
stratejisi doğrultusunda alınmaz. Bazen kararın yönünü belirleyen şey,
organizasyon içindeki en yetkili kişinin kişisel tercihi olabilir. Bu durum
literatürde HIPPO (Highest Paid Person’s Opinion) olarak adlandırılır.
HIPPO etkisi, kararın doğruluğundan bağımsız olarak, o fikri dile
getiren kişinin pozisyonu nedeniyle öncelik kazanması anlamına gelir. Bu bazen
bir renk tercihi kadar küçük bir detay olabilirken, bazen de ürünün akışını
veya deneyimini doğrudan etkileyen daha büyük kararlara dönüşebilir.
Bu tür durumlarda tasarımcının rolü doğrudan karşı çıkmak değil,
kararı doğru zemine taşımaktır. İlk adım, karşı tarafın fikrini anladığımızı
ve değer verdiğimizi göstermektir. Çünkü tasarım süreci yalnızca doğruyu
bulmak değil, aynı zamanda güven ve iş birliği inşa etmektir.
Sonraki adım ise kararı kişisel tercihlerden çıkarıp kullanıcı
odaklı bir çerçeveye oturtmaktır. Kullanıcı davranışları, benchmark örnekleri,
test sonuçları ve somut veriler; tasarım kararlarını daha objektif hale
getirir. Bu yaklaşım, kararın bir görüş olmaktan çıkıp, kullanıcı için en
doğru çözüm haline gelmesini sağlar.
Amaç, bir fikri reddetmek değil; tüm paydaşlarla birlikte, ürün ve
kullanıcı için en doğru kararı verebileceğimiz ortak bir zemin oluşturmaktır.
Çünkü
güçlü ürünler, kişisel tercihlerle değil, kullanıcı gerçekleriyle
şekillenir.
Tasarım sürecinde en az çözüm üretmek kadar önemli olan bir şey daha vardır: o
çözümü doğru anlatabilmek. Çünkü en iyi tasarım bile arkasındaki düşünce net
bir şekilde aktarılmazsa, değerini karşı tarafa geçiremez.
Tasarımcılar olarak yaptığımız her sunum, aslında birer ikna
sürecidir. Yalnızca ne tasarladığımızı değil, neden o şekilde tasarladığımızı
anlatmamız gerekir. Hangi problemi çözdüğünü, kullanıcı için nasıl bir değer
yarattığını ve neden alternatiflerden daha doğru bir çözüm olduğunu ortaya
koyamadığımız sürece, tasarım yalnızca bir görüş olarak kalır.
Güçlü tasarımlar yalnızca doğru çözümü üretmekle değil, o çözümün
arkasındaki hikayeyi doğru anlatmakla kabul görür.
Tasarım süreci boyunca birçok paydaş sürece dahil olur. Ürün ekipleri,
yöneticiler, iş hedefleri ve teknik kısıtlar tasarım kararlarını etkiler.
Ancak tüm bu sürecin sonunda tasarımın gerçek sahibi her zaman kullanıcıdır.
Don Norman’ın da söylediği gibi, önemli olan kullanıcıların nasıl
davranmasını istediğimiz değil, gerçekte nasıl davrandıklarıdır. Alan
Cooper’ın yaklaşımı da bunu net bir şekilde destekler: kullanıcı, ürünün nihai
karar vericisidir.
Bu nedenle tasarımın amacı, yalnızca gelen talebi yerine getirmek
değildir. Asıl amaç, kullanıcı davranışlarını anlayarak doğru deneyimi
yaratmaktır.
İyi tasarım, “öyle istendiği için” yapılan değil; kullanıcı için neden
doğru olduğu net bir şekilde temellendirilmiş tasarımdır. Çünkü güçlü
dijital ürünler, varsayımlar üzerine değil, kullanıcı gerçekleri üzerine
inşa edilir.
Projeniz hakkındaki fikirler, hedefler, talepler ve ulaşmak istediğiniz yer belli mi? Bir görüşme ayarlayarak tümünü hayata geçirme yolundaki ilk adımı beraber atalım.